TRT’nin dijital içerik platformu tabii, son dizisi Gassal ile büyük ses getirdi. Senaryosunu Sümeyye Karaarslan’ın yazdığı ve yönetmenliğini Selçuk Aydemir’in üstlendiği Gassal, 21 Aralık’taki ilk gösteriminden bu yana, sıra dışı hikâye anlatımı, otantik mekânları ve etkileyici performanslarıyla Türk izleyicilerini büyüledi. Ancak belki de en çarpıcı tarafı, izleyicileri derin bir soru üzerinde düşünmeye sevk etmesi oldu: “Öldüğümde beni kim yıkayacak?”
Gassal, teknik ve anlatı açısından alışılagelmiş TV yapımlarından ayrılıyor. Ölümün kaçınılmazlığını merkezine yerleştiren dizi, toplumsal normlara meydan okuyan felsefi bir okuma sunuyor. Ayrıca tabii platformunu da 1990’larda özel televizyon kanalları tarafından kurulan ve genellikle anlamlı anlatılar yerine sığ ve tekrarlayan hikâyelere öncelik veren kültürel hegemonyaya karşı çok ihtiyaç duyulan bir alternatif olarak karşımıza çıkıyor.
Baki’nin Hikâyesi: Yalnızlık, Ölümlülük ve Anlam Arayışı
On bölümden oluşan Gassal‘ın ilk sezonu, yalnız yaşayan ve işinden büyük gurur duyan orta yaşlı bir gassal olan Baki’yi merkeze alıyor. İlk bölümün başlarında Baki, bir mezarlıkta birkaç genç tarafından rahatsız ediliyor ve sahte bir bıçak ile bıçaklanıyor. Yaşadığı bu ilginç deneyim onu sezon boyunca karşımıza çıkan düşündürücü bir soruyla baş başa bırakır: “Ölünce beni kim yıkayacak?”
Baki yalnızlığıyla ve ölümün kaçınılmazlığıyla yüzleşirken bu soru dizinin belkemiği haline geliyor. Sezon boyunca yakın arkadaşlarından öldüğünde kendisini yıkamalarını ister, ancak bunu istediği herkes teker teker vefat eder. Bu karanlık mizansen, dizinin kapsayıcı yalnızlık ve fanilik temalarının altını çiziyor. Dizide tezatlarla sürdürülen anlatım da dikkat çekici. Bir yanda ölüler, diğer yanda Baki’nin kucağına almaya bile kıyamadığı bebekler.
Gassal, Baki’nin etrafındakilerle bağ kurma çabalarını, mizah anlarını içten bir dramla harmanlayarak seyirciye sunuyor. Ancak, Baki’nin yolculuğu basit insan ilişkilerinin ötesine uzanıyor; ölümü hayatın temel bir parçası olarak kucaklamak üzerine derin düşüncelere dönüşüyor. Baki, ölümlü olduğunu kabul ederek, varoluşsal bir öz farkındalık arayışına giriyor ve bu yolda toplumsal beklentilere ya da sosyal konformizmin sınırlarına meydan okuyor.
Aynı şekilde ölüm kelimesini bazen dillerine alamayan çevresindekilere de “Şunun adını tam söyleyin!” diyecek bir açıklıkta ve ölümü kabullenişini açıkça yansıtıyor. Öyle ki altıncı bölümde Baki, yakın arkadaşı Ahmet’i ziyaretten ayrılırken Ahmet’in iki oğlunun da ölen bir kuşun başında öylece durduklarını görünce babalarının kuşun uyuduğunu söylediğini, onların da onun uyanmasını beklediklerini görüyoruz. Kuşun öldüğünü başta söylemekten kendisi de çekinen Baki, bölümün sonlarında çocukları da alarak kuşu tıpkı kendisine getirilen her ölü insana yaptığı gibi yıkayıp kefenliyor ve ardından defnediyor.
Heidegger’in Felsefesi ve Gassal: Özgürleşme Olarak Ölüm
Gassal, Martin Heidegger’in varoluşçu felsefesini, özellikle de Varlık ve Zaman (1927) adlı ünlü eserindeki düşünsel yönü yansıtan anlatım derinlikleri taşıyor. Heidegger ölümle yüzleşmenin gerçek bir hayat yaşamak için elzem olduğunu savunmuştur. Ona göre, modern bireyler genellikle günlük rutinlerin dikkat dağıtıcı detaylarında kendilerini kaybederek ölümlülük gerçeğinden kaçınırlar. Oysa kişi ancak ölümle yüzleşerek kişisel özgürlüğünü geri kazanabilir ve bir amaca yönelik olarak yaşayabilir. Heidegger’in düşüncesini yorumlayan Amerikalı filozof Thelma Zeno Lavine şöyle diyor:
“Eğer ölüm gerçeğini hayatıma katar, onu kabul eder ve onunla yüzleşirsem, kendimi ölüm kaygısından ve hayatın önemsizliğinden kurtarmış olurum ve ancak o zaman kendim olmakta özgür olurum.”
Sokrates’ten Sartre’a: Felsefi Arayış, T.Z. Lavine, 1985
Heidegger felsefesindeki bu ölüm temasının bireyin varoluşsal mücadeledeki ve kendi olma yolundaki merkezi rolüne baktığımızda ise görüyoruz ki aslında Baki, ilk bölümdeki o maket bıçakla kendisine yapılan kötü şaka ile bir mezarlığın içinde ölüm gerçeği ile yüzleşmesi bir dönüm noktası. Zira belki o ana kadar her ne kadar mesleği gassallık olsa dahi yaptığı işin ölüm gerçeği ile bu denli yakın bağını anlamamıştı. Bu bir nevi Marx’ın tekrar edilen emek gücü neticesinde işçinin işinden ve kendisinden yabancılaşması gibi bir şey olabilir. Ancak bir kırılma anı ile başlayan bu serüven ile Baki, ölüm gerçeğini hayatın merkezine taşımış ve ardından da Heidegger’in das Nichts dediği şey ile yani hiçlikle yüzleşmiş, bu sayede de toplumun klasik kalıplarına uyarak yaşama zorunluluğunu reddetmiştir.
Örneğin, evlenmesi için baskı yapıldığında Baki, evliliğin gerçek aşktan ya da karşılıklı şefkatten yoksun, yalnızca yalnızlıktan kaçmanın bir yolu olduğu yönündeki klasik toplumsal beklentiyi eleştirir. Benzer şekilde, bir komşusu dışarıdan bakanlara hoş gözüksün diye evinin önündeki bahçesini düzenlemesini önerdiğinde, Baki bu fikri reddederek yüzeysel toplumsal normlara uymayı reddeder. Baki için bahçesinin dışarıdan nasıl göründüğü önemli değildir; bahçesini ancak kendisi isterse toplayabilir ve düzenleyebilir. Toplumsal konformizmin bu reddi Heidegger tarafından bireyin, kimsenin bizi kurtarmaya gücünün yetmeyeceği das Nichts kavramının farkına varması olarak açıklanır. Daha doğrusu Baki, das Nichts kavramını benimsedikçe kendi varlığının farkına daha çok varır ve toplumun ona ne gözle baktığı kaygısından giderek uzaklaşır.
Tabii: Kültürel Hegemonyanın Tekdüzeliğini Yıkmak
Gassal, varoluşsal temalarının ötesinde, bir platform olarak tabii‘nin önemini vurguluyor. 1990’ların başında Türk televizyonlarının özelleştirilmesinden bu yana izleyiciler, reyting peşinde koşmak için ahlaksızlık, şiddet ve sansasyonel temaları adeta tekrar tekrar kullanan kalıplaşmış içeriklere boğuldu. Bu “tek boyutlu” kültürel hakimiyet, Herbert Marcuse’nin endoktrinasyon ve konformizm aracı olarak tanımladığı kitle iletişim araçlarına yönelik eleştirisini yansıtmaktadır:
“İletişim araçları, eğlence ve bilgi endüstrisinin karşı konulamaz ürünleri olarak, beraberlerinde belirli tutumlar, alışkanlıklar ve entelektüel ile duygusal tepkileri dayatır; bu durum, tüketicileri üreticilere ve onların aracılığıyla tüm toplumsal yapıya sıkı sıkıya bağlar. Bu ürünler, bireyleri hem aşılar hem de manipüle eder; yanıltıcı bir bilinç yaratır ve bu bilinç kendi sahteliğine karşı bağışıklık kazanır… Sonuç olarak, tek boyutlu düşünce ve davranışın bir modeli şekillenir.”
Tek Boyutlu İnsan, Herbert Marcuse, 1964
Tam da bu noktada, Türk televizyonlarının son otuz yıllık geçmişine baktığımızda, toplumu her hafta üç saatten daha uzun bir süre ekran başına kilitleyen tek boyutlu bir kültürel hegemonya görüyoruz. Reytingler ve reklamların yönlendirmesiyle aynı şeylere gülüyor, aynı şeylere ağlıyoruz. Ancak bu hegemonya, Gassal gibi diziler ve onlara alan açan tabii gibi platformlar sayesinde kırılmaya başlıyor. Bu anlamda tabii bir alternatif sunuyor ve bir bakıma uzun zamandır elimizden alınan seçme özgürlüğünü geri getiriyor. Üstelik bunu kesin yargılarla ya da herkesin aynı şeyi gördüğü ve anladığı tekdüze bir bayağılıkla değil, zengin katmanlı bir başkarakter ve farklı insanlar için farklı anlamlar taşıyan bir hikâyeyle yapıyor. Bu bakımdan TRT, tabii platformu ile Türk toplumuna uzun zamandır hak ettiği zengin ve bilinçli alternatifi sunduğu için toplumun takdirini hak ediyor.
